14 Nisan 2016 Perşembe

Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

Sanıyorum en rahat yazabileceğim yazım bu olacak. Zira, yaklaşık 1,5 sene önce doğma büyüme 35 senelik anılarımı sığdırdığım İstanbul’dan ailece göçtük. Elbette birçok şehir küçük sayılmaz, ancak ülkenin hiçbir şehri de (yüzölçümü dışında) İstanbul kadar büyük bir şehir olamaz.


Eğitim-öğretim hayatımı lisans diplomaları ve sertifikalarla doldurup, bir de üzerine kurumsal ve çok uluslu firmalarda referanslar edinerek süslediğimiz yaşantımız, İstanbul’un kaosundan ve karmaşasından kaçma arzusu, biraz da çocuk yetiştirmek için güvenli ortam arayışımızdan mütevellit, daha tekin bir şehire taşınalı 1,5 sene oldu. İlk geldiğim aylarda İstanbul merkezli firmamın Bölge Temsilcisi olarak çalışmaya devam ettiğimden dolayı, şehrin koşullarını, daha doğrusu İstanbul dışındaki koşulları bilmiyordum. Ta ki firmamda bölge için verimli bir ortam sağlanamayıp bu ayağın iptali söz konusu olana dek…


Önce 1-2 ay evde oturup yazın keyfini çıkarttım. Sonra ufak ufak iş arayışına girdim. Malum, tüm şehirlerde “yeteri kadar tecrübe kazanınca İstanbul’a gideceğim” mantığı vardır. Bu hem çalışanlar için, hem de firmalar ve kuruluşlar için geçerlidir. Eh, hal böyleyken de, tam ters istikamette göçmüş İstanbul donanımlı personel iş başvurusu yapınca, denize atılmış ekmeğe koşan balıklar misali aranıp mülakatlara çağırılmaya başladım. Bir iki tanesine gittim, görüştüm. Fakat ücretler hedefimin ve alıştığımın o kadar altındaydı ki, başvuru yaparken daha çok ince eleyip sık dokuma kararı aldım.


Velhasıl, sonunda çağımızın güncel sektörlerinden biri olan dijital reklam ve tasarım işleri ilgimi çekti ve bir ajansta satış pazarlama yöneticisi olarak işe başladım. Çok fiyakalı görünen bir plaza katı, şık insanlar, keyifli ortam vs derken yine aynı sorunla yüz yüze geldim. Başlangıçta pazarlık etmiş olduğum sabit maaş kısmı elbette tek başına beni tatmin etmeyecekti, fakat pirim kısmı yüzümü epey güldürebilirdi, zira kendime ziyadesiyle güveniyordum. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm tecrübe ve özgüvenime rağmen sahaya çıkmayıp ofisten saha satış elemanlarını yönetmem istendi. Pirim alacaksam canıma minnet, sıcak soğuk demeden yollarda harap olacağıma (ki trafik İstanbul gibi asla değil), oturup masa başından koordinasyon ve organizasyon yaparım dedim. Ve fakat, yine öyle olamadı. Ajansın bir sistemi yoktu ve önce beraber sistem oturtmaya çalıştık. Ardından randevu alamadıkları ve çabuk demoralize oldukları gerekçesiyle sahacıların değil, benim randevu almam istendi. Buraya kadar yine sorun yok, en sevdiğim şeydir büyük firmaları, holdingleri arayıp, çeşitli strateji ve psikolojik taktikler uygulayarak sekreteryayı aşıp üst yetkililerle görüşmeye çalışmak ve randevu kopartmak. Bayılırım zora. Bunu da seve seve üstlendim, ki bence zaten satışın %50 si randevuyu kopartmak, diğer %50 si de doğru fiyat teklifiyle yürüyebilmektir. İşin benim için sorun olmaya başladığı noktalar şunlardı:


1) İstanbul piyasasında hatırlı müşterilere eli boş gidilmez. Bu konu firmamda şaşkınlıkla karşılandığı gibi, müşterinin bunu rüşvet olarak algılayabileceği bile düşünüldü. Altı üstü iyi bir pastahaneden yaptırılacak bir kutu çikolatadan rüşvet olur mu? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


2) İstanbul piyasasında müşteriyi aldık mı tamamdır denilmez. Müşteri hatırlanmak ister, ilgi ister, arada bir çay-kahve içmek ister. Yoksa küser, başkasıyla iş yapar ve haberiniz bile olmaz. Burada müşteri cepteyse ceptedir, mühim olan müşteri ödeme yapmış mı? Böylece İstanbul dışında sektörel rekabetin henüz tohum aşamasında olduğunu anlamış bulunmaktayız.


3) İstanbul’da personel  hazine gibidir. Kazandırırsa personel kazandırır. Diğer şehirlerde ise personel müstakil ev gibidir, sürekli masraf çıkartır. Yani o gözle bakılıyor. Personel avı da henüz hayat bulmuş değil. Dolayısıyla yediği, içtiği ve yol masrafı sürekli gider olarak gözükür. Bu nedenle sigortalar asgari ücretten yapılır, pirimi düşük ödenir, maaşın kalan kısmı yevmiye usulü elden zarf içinde verilir. İlk kez başıma geldi, pek çoğunuz yaşamış ve yaşıyor olabilirsiniz bunu. Ben şahsen kendimi kötü hissettim.


4) Uyanık patron her yerde uyanıktır. Ancak, iyi iş alternatiflerinin az olduğu şehirlerde, uyanık patron daha da uyanıktır. Öyle ki, pirim sistemini her ay değiştirir. Personelin en az pirim alacağı şekilde yeni düzenlemeler ve oranlar belirler. Eh, bu noktada hepinizin “e, yok artık!” dediğini duyar gibiyim.


5) Satış olayı firmanın Aort damarıdır. Olmazsa olmazıdır. Satış için gerekli tüm koşullar ve alt yapı firma tarafından saha satışçısına sağlanmalıdır. Ancak İstanbul dışında altınıza araç veren, araç bulamazsa taksi parasını veren ama bir şekilde sizi o randevuya yetiştiren yönetim bilinci henüz emekleme çağında. Ben denk gelemedim, ne yazık ki. Umudumu yitirmiş değilim. Daha büyük ve kurumsal firmaların bunun bilincinde ve uygulayıcısı olduğuna inancım hala sürüyor.


6) Fuarlar, tanıtımlar, reklam, şirket içi sosyal organizasyonlar… Bunlar için pek çok firma hala masraf hanesine fazladan yazılacak rakamlar gözüyle baksalar da, pek yakın bir gelecekte tıpkı İstanbul’daki küçük işletmelerin dahi önemsediği bu alanlarda diğer şehirlerdeki firmaların da kaynak yaratmaya başlaması kaçınılmaz olacak.


Tüm bu olumsuzluklar elbette benim kendimden ve çevremdeki tanıdıklarımdan edindiği tecrübelerle sınırlıdır. Ancak, tanıdıklarım da yabana atılmayacak sayıdadır. Peki bu kadar olumsuzluğun yanında, yüzümüzü güldürecek, bize umut verecek hiç mi güzellikleri yok küçük şehirlerin? Var elbette.


Küçük şehirlerde insanlar her zaman daha sıcak kanlı, yardımsever ve hoş sohbettir. Hele ki Ege şehirlerindeyseniz. Trafik her daim açıktır, çok nadir tıkanır ve araç içinde bunalım yaşama olasılığınız oldukça düşüktür. Bürokrasi asla insaniyetin ve iletişimin önüne geçmez. Haklarınızı daima yüksek sesle savunabilirsiniz. Kalabalık ve kalabalık kaynaklı korkular oldukça azdır. Çok az şey sizi paniğe sürükler. Bölgenizi tanıyıp, şehri algıladıktan sonra işiniz çok kolaydır. En güzel yanı da, İstanbul’da unuttuğunuz örf, adet, doğa, yöresellik, Anadolu alışkanlığı, hayvan çeşitliliği ve vicdan size kendini sıklıkla hatırlatır.


Ücret aralığı belki büyük şehirlerdeki kadar yukarılarda seyretmez, ama alım gücünüz daha fazladır. Tarımın, hayvancılığın ve yerel üretimlerin olduğu şehirlerde pek çok gıda ve gıda dışı tüketim maddelerini çok daha uygun rakamlara alabilirsiniz. Mesafeler kısadır ve yakıttan bile tasarruf edersiniz. Konut kiraları ve fiyatları iyi semtlerde dahi İstanbul kadar pahalı değildir. Aç ve açıkta kalmazsınız. Bu nedenle ücret yetersizliği yaşayacakmışsınız hissine kapılsanız dahi, kısa süre sonra bu histen kurtulursunuz.


Şimdilik İstanbul dışındaki iş ve yaşam koşulları ile ilgili aktaracaklarım bu kadar sevgili okurlar. Elbette konu çok daha geniş, ancak bir İstanbul göçmeninin diğer şehirlerde çalışmaya başlarken nelerle karşılaşabileceğine dair sizlere bir mum ışığı yakabildiğimi umuyorum. Tayin dışında, özel sektörde çalışıyor olup da büyük şehri terk etmek düşüncesinde olanlara seslenerek yazıma son veriyorum: Bence olumlu yanları olumsuzluklarını bastırıyor buraların. Durmayın, korkmayın ve çıkın büyük şehirden.



Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

12 Nisan 2016 Salı

Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

Sanıyorum en rahat yazabileceğim yazım bu olacak. Zira, yaklaşık 1,5 sene önce doğma büyüme 35 senelik anılarımı sığdırdığım İstanbul’dan ailece göçtük. Elbette birçok şehir küçük sayılmaz, ancak ülkenin hiçbir şehri de (yüzölçümü dışında) İstanbul kadar büyük bir şehir olamaz.


Eğitim-öğretim hayatımı lisans diplomaları ve sertifikalarla doldurup, bir de üzerine kurumsal ve çok uluslu firmalarda referanslar edinerek süslediğimiz yaşantımız, İstanbul’un kaosundan ve karmaşasından kaçma arzusu, biraz da çocuk yetiştirmek için güvenli ortam arayışımızdan mütevellit, daha tekin bir şehire taşınalı 1,5 sene oldu. İlk geldiğim aylarda İstanbul merkezli firmamın Bölge Temsilcisi olarak çalışmaya devam ettiğimden dolayı, şehrin koşullarını, daha doğrusu İstanbul dışındaki koşulları bilmiyordum. Ta ki firmamda bölge için verimli bir ortam sağlanamayıp bu ayağın iptali söz konusu olana dek…


Önce 1-2 ay evde oturup yazın keyfini çıkarttım. Sonra ufak ufak iş arayışına girdim. Malum, tüm şehirlerde “yeteri kadar tecrübe kazanınca İstanbul’a gideceğim” mantığı vardır. Bu hem çalışanlar için, hem de firmalar ve kuruluşlar için geçerlidir. Eh, hal böyleyken de, tam ters istikamette göçmüş İstanbul donanımlı personel iş başvurusu yapınca, denize atılmış ekmeğe koşan balıklar misali aranıp mülakatlara çağırılmaya başladım. Bir iki tanesine gittim, görüştüm. Fakat ücretler hedefimin ve alıştığımın o kadar altındaydı ki, başvuru yaparken daha çok ince eleyip sık dokuma kararı aldım.


Velhasıl, sonunda çağımızın güncel sektörlerinden biri olan dijital reklam ve tasarım işleri ilgimi çekti ve bir ajansta satış pazarlama yöneticisi olarak işe başladım. Çok fiyakalı görünen bir plaza katı, şık insanlar, keyifli ortam vs derken yine aynı sorunla yüz yüze geldim. Başlangıçta pazarlık etmiş olduğum sabit maaş kısmı elbette tek başına beni tatmin etmeyecekti, fakat pirim kısmı yüzümü epey güldürebilirdi, zira kendime ziyadesiyle güveniyordum. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm tecrübe ve özgüvenime rağmen sahaya çıkmayıp ofisten saha satış elemanlarını yönetmem istendi. Pirim alacaksam canıma minnet, sıcak soğuk demeden yollarda harap olacağıma (ki trafik İstanbul gibi asla değil), oturup masa başından koordinasyon ve organizasyon yaparım dedim. Ve fakat, yine öyle olamadı. Ajansın bir sistemi yoktu ve önce beraber sistem oturtmaya çalıştık. Ardından randevu alamadıkları ve çabuk demoralize oldukları gerekçesiyle sahacıların değil, benim randevu almam istendi. Buraya kadar yine sorun yok, en sevdiğim şeydir büyük firmaları, holdingleri arayıp, çeşitli strateji ve psikolojik taktikler uygulayarak sekreteryayı aşıp üst yetkililerle görüşmeye çalışmak ve randevu kopartmak. Bayılırım zora. Bunu da seve seve üstlendim, ki bence zaten satışın %50 si randevuyu kopartmak, diğer %50 si de doğru fiyat teklifiyle yürüyebilmektir. İşin benim için sorun olmaya başladığı noktalar şunlardı:


1) İstanbul piyasasında hatırlı müşterilere eli boş gidilmez. Bu konu firmamda şaşkınlıkla karşılandığı gibi, müşterinin bunu rüşvet olarak algılayabileceği bile düşünüldü. Altı üstü iyi bir pastahaneden yaptırılacak bir kutu çikolatadan rüşvet olur mu? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


2) İstanbul piyasasında müşteriyi aldık mı tamamdır denilmez. Müşteri hatırlanmak ister, ilgi ister, arada bir çay-kahve içmek ister. Yoksa küser, başkasıyla iş yapar ve haberiniz bile olmaz. Burada müşteri cepteyse ceptedir, mühim olan müşteri ödeme yapmış mı? Böylece İstanbul dışında sektörel rekabetin henüz tohum aşamasında olduğunu anlamış bulunmaktayız.


3) İstanbul’da personel  hazine gibidir. Kazandırırsa personel kazandırır. Diğer şehirlerde ise personel müstakil ev gibidir, sürekli masraf çıkartır. Yani o gözle bakılıyor. Personel avı da henüz hayat bulmuş değil. Dolayısıyla yediği, içtiği ve yol masrafı sürekli gider olarak gözükür. Bu nedenle sigortalar asgari ücretten yapılır, pirimi düşük ödenir, maaşın kalan kısmı yevmiye usulü elden zarf içinde verilir. İlk kez başıma geldi, pek çoğunuz yaşamış ve yaşıyor olabilirsiniz bunu. Ben şahsen kendimi kötü hissettim.


4) Uyanık patron her yerde uyanıktır. Ancak, iyi iş alternatiflerinin az olduğu şehirlerde, uyanık patron daha da uyanıktır. Öyle ki, pirim sistemini her ay değiştirir. Personelin en az pirim alacağı şekilde yeni düzenlemeler ve oranlar belirler. Eh, bu noktada hepinizin “e, yok artık!” dediğini duyar gibiyim.


5) Satış olayı firmanın Aort damarıdır. Olmazsa olmazıdır. Satış için gerekli tüm koşullar ve alt yapı firma tarafından saha satışçısına sağlanmalıdır. Ancak İstanbul dışında altınıza araç veren, araç bulamazsa taksi parasını veren ama bir şekilde sizi o randevuya yetiştiren yönetim bilinci henüz emekleme çağında. Ben denk gelemedim, ne yazık ki. Umudumu yitirmiş değilim. Daha büyük ve kurumsal firmaların bunun bilincinde ve uygulayıcısı olduğuna inancım hala sürüyor.


6) Fuarlar, tanıtımlar, reklam, şirket içi sosyal organizasyonlar… Bunlar için pek çok firma hala masraf hanesine fazladan yazılacak rakamlar gözüyle baksalar da, pek yakın bir gelecekte tıpkı İstanbul’daki küçük işletmelerin dahi önemsediği bu alanlarda diğer şehirlerdeki firmaların da kaynak yaratmaya başlaması kaçınılmaz olacak.


Tüm bu olumsuzluklar elbette benim kendimden ve çevremdeki tanıdıklarımdan edindiği tecrübelerle sınırlıdır. Ancak, tanıdıklarım da yabana atılmayacak sayıdadır. Peki bu kadar olumsuzluğun yanında, yüzümüzü güldürecek, bize umut verecek hiç mi güzellikleri yok küçük şehirlerin? Var elbette.


Küçük şehirlerde insanlar her zaman daha sıcak kanlı, yardımsever ve hoş sohbettir. Hele ki Ege şehirlerindeyseniz. Trafik her daim açıktır, çok nadir tıkanır ve araç içinde bunalım yaşama olasılığınız oldukça düşüktür. Bürokrasi asla insaniyetin ve iletişimin önüne geçmez. Haklarınızı daima yüksek sesle savunabilirsiniz. Kalabalık ve kalabalık kaynaklı korkular oldukça azdır. Çok az şey sizi paniğe sürükler. Bölgenizi tanıyıp, şehri algıladıktan sonra işiniz çok kolaydır. En güzel yanı da, İstanbul’da unuttuğunuz örf, adet, doğa, yöresellik, Anadolu alışkanlığı, hayvan çeşitliliği ve vicdan size kendini sıklıkla hatırlatır.


Ücret aralığı belki büyük şehirlerdeki kadar yukarılarda seyretmez, ama alım gücünüz daha fazladır. Tarımın, hayvancılığın ve yerel üretimlerin olduğu şehirlerde pek çok gıda ve gıda dışı tüketim maddelerini çok daha uygun rakamlara alabilirsiniz. Mesafeler kısadır ve yakıttan bile tasarruf edersiniz. Konut kiraları ve fiyatları iyi semtlerde dahi İstanbul kadar pahalı değildir. Aç ve açıkta kalmazsınız. Bu nedenle ücret yetersizliği yaşayacakmışsınız hissine kapılsanız dahi, kısa süre sonra bu histen kurtulursunuz.


Şimdilik İstanbul dışındaki iş ve yaşam koşulları ile ilgili aktaracaklarım bu kadar sevgili okurlar. Elbette konu çok daha geniş, ancak bir İstanbul göçmeninin diğer şehirlerde çalışmaya başlarken nelerle karşılaşabileceğine dair sizlere bir mum ışığı yakabildiğimi umuyorum. Tayin dışında, özel sektörde çalışıyor olup da büyük şehri terk etmek düşüncesinde olanlara seslenerek yazıma son veriyorum: Bence olumlu yanları olumsuzluklarını bastırıyor buraların. Durmayın, korkmayın ve çıkın büyük şehirden.



Büyük Şehirden Küçük Şehre Göçenlerin Çalışma Koşulları

9 Nisan 2016 Cumartesi

Satış ve Pazarlamanın Güçlü Silahı

Markalaşma ya da satış ve pazarlama süreçlerinde elimizi güçlendirecek, vermek istediğimiz mesajı daha kolay, hızlı ve akılda kalır halde sunmak için elimizdeki önemli silahın farkında mıyız?


Yüzlerce kelime ile anlatmak zorunda kalacağımız mesajları daha az kelime ile ve daha etkili bir biçimde aktarmak mümkün!


Müşterileriniz de Videolar için Vakit Harcar.


En büyük arama motoru Google’dan sonra Youtube günde 4 milyar video görüntüleme ile video paylaşımlarının en büyük mecralarından biridir. İnsanların %78’i en az haftada bir kez, %55’i her gün video seyretmektedir.


Herkes video seyrediyor. Reklamlar, tanıtımlar, eğlenceli ve öğretici viral videolar vs… Dilediğiniz format ve içerikte video sunmak size kalmış.


Videoya Erişim Kolaydır.


Google’da yapılan 100 aramanın yaklaşık %70’i video sonuçlarından oluşmaktadır (Marketing Week, 2012).


Müşteriler ürün ve hizmetlerinizi arıyor ve bunu yaparken büyük bir çoğunluğu online arama yöntemlerini kullanmaktadır. Google arama motoru, şirket web sitesi, mikro siteler ya da promosyon sayfaları önemli arama yöntemleri arasındadır. Ancak, Google’dan sonra en büyük ikinci arama motoru videoları barındıran Youtube’tur.


Video Kolayca ve Sıklıkla Paylaşılır.


Twitter’da her dakika 700’den fazla Youtube videosu paylaşılmaktadır. Video paylaşımı sosyal medyanın önemli bir parçası olmakla birlikte sosyal medya da hayatımızın önemli bir parçası haline gelmiştir. Ürününüzü ya da vermek istediğiniz mesajı kolay ve hızlı bir şekilde paylaşabilirsiniz.


Video İçin Ayrılan Pay Artıyor.


Önümüzdeki beş yıl içinde online video üretimlerinin online reklam harcamaları içindeki payı üçte birden fazla olacaktır (Borrell Associates Annual Benchmarking Results).


IAB Türkiye‘nin paylaştığı rakamlara göre 2015’te dijital reklam pazarının pazarının büyüklüğü yüzde 18,8 artışla 1,673 milyar TL’ye ulaştı. Bir önceki yıla oranla en büyük artış kaydeden kategorilerse sırasıyla mobil gösterim reklamları (%61,0), video reklamları (%33,6) ve oyun içi reklamlar (%30,6) oldu.


Rapordan öne çıkan diğer rakamlarsa şöyle;


  • Display reklam yatırımları 611,5 milyon TL

  • Display reklamlar kategorisinde gösterim veya tıklama bazlı reklam yatırımların payı 399,60 milyon TL

  • Video reklam yatırımları 134,6 milyon TL

  • Sponsorluk reklam yatırımları 45,9 milyon TL

  • Gelir paylaşımlı reklam yatırımları ise 31,4 milyon TL

  • Arama motoru görüntülü reklam yatırımları 303,7 milyon TL

  • İnternette ilan sayfası reklam yatırımları 85,7 milyon TL

  • Oyun içi reklam yatırımları 8,5 milyon TL

  • Mobil opt-in SMS/MMS yatırımlarının düşüş oranı yüzde 15

  • E-posta reklam yatırımlarının düşüş oranı %3,5, hacmi 6,2 milyon TL

Büyük markalar, rekabet üstünlüğü yaratmak, marka bilinirliğini artırmak ve müşterilerine doğru mesajları daha hızlı ve akılda kalıcı bir yöntemle aktarmak için reklam ve tanıtım videolarına daha büyük bütçeler ayırmaktadır.


Video, Akılda Kalır ve Daha Kolay Öğretir.


Tüketicilerin %60’ından fazlası satın almak istedikleri bir ürün hakkında bilgi veren, onları eğiten bir video için en az iki dakika harcamaktadır (MarketingCharts.com). Videolar, insanların duygusal bir bağ kurması ve harekete geçmesi için oldukça etkili bir yoldur. Tüketicilerin, web sitenizde daha fazla kalmasını da sağlar.


Video Gerçek Zamanlı Geri Bildirim ve Etkileşim Sağlar.


İnsanlar videolara yorum yapmayı seviyorlar ve bu durum tüketiciler hakkında önemli ipuçları vermektedir. Tepkileri ölçmenizi sağlayacaktır. Videolarda belirtilen yorumlar, satış ve pazarlama süreçlerindeki aksiyonlarınız için de önemli bir yol haritası olacaktır.


Video, Satın Alma Kararında Çok Etkili.


Alışveriş yapanların %34’ü online video reklam ve tanıtım filmlerinden etkilenerek satın alma kararı vermektedir. Bu oran, benzer reklamları televizyonlardan seyredenlerde %16’dır (ReelSEO). Dolayısıyla, ürün ya da hizmetlerinizi web sayfalarınızda sunarken bu ürün ve hizmetler hakkında bilgi içeren videolarınızın “Satın Al” butonuna yakın olması anlamlı olacaktırJ


Video, Satış İçin Önemli Bir Yoldur.


Alışveriş yapanlar arasında video izleyip satın alma kararı verenlerin oranı video izlemeyenlere göre %174 daha fazladır (Retail Touchpoints).


Video, Mobil Hayatın da Vazgeçilmezi.


Online videolar, bütün mobil trafiğin %50’sini kapsamaktadır. Bu oran, bilindik ağlarda %69’a kadar çıkmaktadır (Bytemobile Mobile Analytics Report).


30 saniyelik bir video reklam filminin tamamen izlenme oranı %88.3’tür (Rhythm Insights).


Pazarlamacıların %85’inden fazlası yakın bir gelecekte mobil reklam bütçelerini artırmayı planladıklarını bildirmiştir (Association of National Advertisers and MediaVest).



Satış ve Pazarlamanın Güçlü Silahı

8 Nisan 2016 Cuma

Uzaktan Çalışma Nedir? Yararları Nelerdir?

Son iki yüzyılda insanların dünyası baştan sonra değişti. Ama bunun çoğu alışkanlık. Çağlardır değişmeyen bir şey hala dünyayı kontrol ediyor. Her şeyin tarihi bir etkisi var ve de bütün devrimler devrimsel süreci değiştiremez. Dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmek için yapmamız gereken çok şey var. Bunu yapmanın en iyi yolu da kendimizden başlamak. Bu fikirlerle birlikte, biraz uzaktan çalışma konusundan bahsedelim. Nasıl çalışıyorlar? Ofiste olmadıkları halde ofisteki çalışan gibi nasıl hareket ediyorlar?


Uzaktan çalışma faydaları.


Birey için uzaktan çalışma faydaları.


Vakit kaybı yok.


Hayatınızın her dakikasını planladığınız gibi kullanabilirsiniz. Uzaktan çalışma yönteminde işe gitmek ve eve dönmek için yolculuğa gerek yok.


Çalışma sürecinizi kontrol edebilirsiniz.


Bu aktivitelerinizi yönetmenin yolu. Yönetmeyi siz yapın.


İş&hayat dengesi –  hayat&iş dengesi olabilir.


Uzaktan çalışma yöntemiyle ailenizle birlikte daha çok vakit geçirebilirsiniz.


Ofis telaşı yok.


Ofiste iş arkadaşları tarafından rahatsız edilen çok insan duyuyorum. Uzaktan çalışma kendi çalışma çevrenizi düzenlemeniz demektir.


Çalışmanızı desteklemek için sevdiğiniz aleti kullanın.


İstediğiniz her an her aleti kullanabilirsiniz. Sadece ofis ekipmanı değil.


Kendi yemek menünüzü yapabilirsiniz.


İstediğiniz yemeği yapabilir veya sipariş edebilirsiniz ve çalışma ile alakası olmadan istediğiniz zaman yiyebilirsiniz.


Mola almak.


Her 2-3 saatte bir mola vermek bizim sağlığımız için önemlidir. 15 dakikalığına yürüyün ve soluklanın. Vücudunuzu sağlam ve de düşüncelerinizi net tutun.


İşverenler için uzaktan çalışma yararları.


Tasarruf.


Ofise, wi-fi’a, bakıma harcama yapmanıza gerek yok. Onları kovmaktansa bu şekilde tasarruf edin.


Ağız dalaşı yok.


Tabii kökten bitmiyor ama çok azalıyor. İnsanların dikkati iş arkadaşları tarafından dağılmıyor.


Sağlam iletişim.


İnsanlar uzaktan çalışma ile daha az sosyalleşme olduğunu söylüyorlar ama günümüzde o kadar çok iletişim yolu var ki bu söz konusu değil. Ortada erişilmesi gereken amaçlar ve de sonuçlar var.


Dünya için uzaktan çalışma yararları.


Ekoloji.


Doğru, eğer insanlar uzaktan çalışma ile evlerinde kalırlar ve işe gitmezlerse bu da arabalarının park halinde kalacağı anlamına gelir.


Trafik.


Bu bir önceki maddenin sonucu. Eğer insanlar işe gitmek için her gün yolculuk yapmasalar yollar çok daha boş olurdu. Sadece yolların daha az bakım gerektireceğini söylemiyorum. Devlet bile mutlu olur.


Harmoni.


Hayatın her dakikasına değer vermek paha biçilemez. İş arkadaşlarınızla, ailenizle, arkadaşlarınızla olan her iletişime saygı duymakla birlikte hayatı akıllıca yaşamak mutlu olmaktır. Bu da uyumu getirir.


Tabii ki her durum farklıdır. Bazı durumlarda her gün çalışmanız gerekir. Ama çoğu ofiste bu doğru değil. Sadece değişimin iyi olduğunu düşünün. Çalışma sürecinizi sorgulayın ve bunun hayatınızı nasıl etkilediğini düşünün. Geliştirilebilir mi ve daha etkin olabilir mi? Eğer öyleyse, gelişimin %50’si hazır bile.



Uzaktan Çalışma Nedir? Yararları Nelerdir?

4 Nisan 2016 Pazartesi

Liderlik ve Dağcılık

Liderlik ve dağcılık arasında bir benzerlik olabilir mi?


Bir dağa tırmanmak, takım gücü, liderlik bilgisi, karar verme yeteneği ve üst düzey risk almanızı gerektirir. Tıpkı bir işletmenin liderliği gibi… Dağcılık ve işletme liderliği arasındaki muazzam paralelliği görmek beni şaşırtıyor. Bir kere dağ tırmanışı ve liderlik yapmak titizlik gerektiriyor. İkisinde de devamlı olarak öğrenme, beceri ve bazı tekniklerin geliştirilmesi gerektiriyor. İkisi de birisinin kendisine dikkat etmesini, diğerlerinin geri bildirimlerini kullanarak farkındalık yaratmasını gerektiriyor.


Liderlik ve dağcılık arasındaki benzerlik.


Dağ tırmanışı ayrıca büyük problemler üzerinde çalışmaya benziyor:


  • İkisi de üstesinden gelinemez görünen görevler içeriyor.

  • İkisi de amaca ulaşmak için diğerlerinin yardım etmesini gerektiriyor

  • İkisi de risklerle başa çıkıyor.

  • İkisi de planlama, takım çalışması, konsantrasyon ve umut barındırıyor.

Zorlu Görev


Profesyonel tırmanış rehberi ve eğitmeni Don Mellor “tırmanış hayatın kendisine ait bir metafordur. Büyük bir amaç ve belirsizliğin olması, yolculuk yapmak ve risk almak insanları başarı getirir. Başarının beraberinde tatmin de getirir. Bu dünyada duvarın üzerinde bir hayat yaşıyoruz. Yaşadığımız bu hayat basitleştirilmiş bir model haline geliyor. Eşit acılara sahip bir model! Ancak bunu aşabilen kişiler hayatı daha farklı algılıyor. Biz tırmanış konusunda her zaman kazanıyoruz ve biliyoruz ki başka yerde de kazanabiliriz.’’


Dağcıların problemleri yöneticilerin günlük hayatta başa çıktıkları şeylere çok benziyor. Bir yönetici veya lider olarak aldığınız sorumluluğun seviyesi hayat değiştirici olabilir.


Dünyanın zorluklarıyla hepimiz karşılaşıyoruz- ister dağlar ister ofis isterse market olsun. Bir yönetici olarak liderliğin zorluk ve sorumluluklarına sahipsiniz.


Tutku, memnuniyet ve korku


Anlam itibariyle tutku ve memnuniyet birbiriyle çatışır. Her zaman yeni bir zirve, yeni bir rota ve yeni bir zorluk vardır. Bu bizim hakkımızda gerçek olan en iyi ve en kötü şeylerden biridir. “İşte bu kadar. İstediğim şey bu. Daha fazla mutlu olmak istemiyorum. Yeni bir şey öğrenmek istemiyorum. Daha fazla değişiklik yapmak istemiyorum. Dünyayı daha fazla etkilemek istemiyorum” dediğimiz bir yer yoktur. Bunun karşılığı başarısızlık, hata ve aşağıya düşme korkusudur. Bazı ölçülebilen riskler alın ve başarısızlığın potansiyelinden korkmayın.


Günlük Tırmanış


Her gün, hepimiz bir anlamda dağlar tırmanıyoruz. Bazılarımız için bu yataktan çıkmak olabilir. Ki bazılarının bunun için bile yardıma ihtiyacı var.


Bazı insanlar hergün zirveye tırmanıyor. Bu kişiler amaca odaklanmalı, çabalarını engelleyen çeşitli engellere karşı koyabilmek için güce ve dayanıklılığa sahip olmalı. Siz rotayı biliyorsunuz, çabayı takdir ediyorsunuz ve empati kuruyorsunuz. Tırmanma ve liderlikte öncelik cesaret ve azimdir.


Sizin zirveniz nedir?


Hayatta kalmak için verilen mücadele daha fazla projeyle veya bazı durumlarla karşılaştığınız zorlukların anımsatıcısı değil mi? O zaman sizin bir lider olarak amacınız nedir? Hayaliniz nedir? Varmak istediğiniz zirve neresidir?


Eğer potansiyelinize göre yaşar ve ihtimalleri keşfederseniz dünyayı dolaylı veya direkt olarak çalışmanız ile daha iyi bir yer yapacağınızı düşünebilirsiniz. Ve evet, tabii ki riskler var.


Bir lider olarak odaklandığınız iş ne olursa olsun takımın gelişimini değiştirmeye yardımcı olacak becerilere sahipsiniz. Bu yüzden insanların yaşamlarını etkiliyorsunuz, çalıştıkları şekli ve belki de diğerlerine davranış şekillerini.


Lider olarak bir problem gördüğümüzde bunun hakkında bir şeyler yapabiliriz. Bir zorluk gördüğümüzde bunun için eğitim verebiliriz ve görevi üstümüze alabiliriz. Boş bir alan gördüğümüzde boşluğu doldurmak için çalışabiliriz. Vizyonunuz, hayal gücünüz hariç hiçbir şey tarafından sınırlanmamıştır.


Bu kurumlarda ve bireylerde güçlü bir değişim yapmak için formül olabilir. Diğerlerinin üzerindeki etkiniz sizin mirasınız olabilir. Ne yapabileceğinizi gösterin. Sözünüzü yerini getirin. Daha güçlü bir yolculukta ilk adımınızı atın.



Liderlik ve Dağcılık

3 Nisan 2016 Pazar

Beceriler CV"ye Nasıl Yazılmalı?

Size sıradan bir hafta içi gününde gördüğüm özgeçmiş ve LinkedIn profillerinin sayısını anlatamam. Seyahat ediyor olmadıkça sayı yirmi ile iki yüz arasında. İnsanların özgeçmişlerinin ilk paragrafında kendilerini tanımlama ve beceriler bölümünün altını çizmek için kullandıkları yola dikkat ettiğinizde insanlar hakkında çok şey öğreniyorsunuz.


Neredeyse her çalışan kendisini aynı şekilde markalaştırıyor.


Hepsinin özgeçmişinde veya LinkedIn profilinde kendilerini en düşük ve de hiç ilginç olmayan karakteristik özelliklerine göre markalaştırdığını görebiliyorum.


Size bu yazıdan vereceğim tavsiye şu: Becerilerinizden bahsedin. Sizin büyüleyici ve enerjik olan özünüzü özgeçmişinize yansıtın.


Beceriler nelerdir?


Birisi 30 sene önce beceriler dogması diye bir şey hayal etti ve çalışanları hayatsız ve renksiz özelliklerle etiketlemesine mahrum bıraktı.


Örneğin; “Müzakere becerilerim var” ne anlama geliyor? Bu hiçbir şey anlamına gelmiyor. Yeni başlayanlar için bu sıkıcı. Herkes “benim müzakere yeteneklerim der.”


Ayrıca biz sizi tanımıyoruz o zaman neden siz becerilerinizden bahsettiğinizde onlara inanalım?


Örneğin “Müzakere becerilerini” örnek alalım. Siz ve ben “müzakere” terimine aynı anlamdan mı bakıyoruz? Müzakere becerilerinizi eylem halinde şekillendirebilecek bir hikaye olmadan nasıl masaya dökeceğiz?


İki ülke arasındaki savaşta barış görüşmeleri için mi müzakere yaptınız yoksa kahve siparişinde kahve satıcısını ekstra krema koyması için mi ikna ettiniz?


Becerilerinizi liste halinde sunmayı artık bırakın. Önemli bir şey için ne zaman müzakere yaptığınıza dair bize bir hikaye anlatın!


Beceriler işe alım uzmanı için sıkıcı olabilir. Bunun sebebi içeriğin eksik olmasıdır. İçerik ne zaman, nerede ve ne demektir. Yani bir hikayedeki en önemli unsurlar.


Arkadaşlarınıza sarhoş bir adam tarafından dar bir sokakta neredeyse dövüldüğünüzü ama zar zor kaçtığınızı anlattığınızı hayal edin.


Eğer arkadaşlarınıza “bu adam beni neredeyse bir yumrukla deviriyordu ama yapmadı” deyin; arkadaşlarınız size “bize hikayeyi anlat” der.


Detay isterler. Aksi takdirde o dar sokakta ne olduğuna dair hiçbir fikirleri olmayacaktır.


Bu iş arayışında farklı değildir. Sıkıcı iş terimlerini kullanmaktan ve sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz becerileri anlatmaktan ziyade başka hikayeler anlatmalısınız.


Özgeçmiş kişisel bir belgedir. Özgeçmişteki bir numaralı şey içeriktir. “Bu becerilere o  becerilere sahibim” dediğinizde bize sizin hakkınızda bilmek istediğimiz beş şeyi anlatmıyorsunuz:


  1. Neyi umursarsınız?

  2. Kariyerinizde neyi başardınız?

  3. Beyniniz nasıl çalışır? Problemleri nasıl çözersiniz?

  4. Zorlu bir probleme veya çıkmaza girdiğinizde o durumla nasıl başa çıkarsınız?

  5. Kişi olarak nasıl birisiniz? Nasıl bir kişiliğiniz var?

Standart bir özgeçmiş, özgeçmişinizi ve LinkedIn profilinizi okuyan insanlara bu beş kritik maddeden hiçbirini sağlamayacak.


Sizi siz gibi tanıtan bir özgeçmiş ve LinkedIn profili oluşturabilirsiniz ve kendinizi sayfada canlı hale getirebilirsiniz. Damarlarınızdan o kurumsal konuşmayı atmanız gerek. Konuştuğunuz gibi yazmalısınız. Bunu birçok insanın geliştirmesi gereken yeni bir kas gibi düşünün!


Bu değişiminiz karşısında bazı kişiler hoşnut olmayacak. Sizin insancıl yaklaşımınızı sevmeyecek. Değişiminden korkan insanlar en tehlikeli insanlardır. Sizin markalaştırmanızdan nefret edecekler. “Hiç profesyonel değil” diyecekler!


Profesyonellik dediğimiz algı ( insanların kurumsallık diye bildiği şey ) çağrı merkezleri sayesinde ortaya çıktı. Telefonda robot gibi konuşmak kurumsal olduğu izlenimi yarattı. Benim en nefret ettiğim şey sesini alçaltarak ve yükselterek konuşan çağrı merkezi çalışanlarıdır. Onların görevi bu. Farkındayım! 


Onlara çekip gitmelerini veya uzun ve mutlu bir hayat sürmelerinizi dileyebilirsiniz. Size profesyonel veya kişisel olarak yardım edemezler. Yaşayan, nefes alan insanlar sizin hakkınızda gerçek olanı okumak ister, klişe olan kelimelerin ve isminizden sonra gelen listeler haricindeki insanı.


Maceralarınızı okurken sizi hareket halinde görmek isteriz. Şimdiye kadar kariyerinizde tamamladığınız harika şeylerin o dakikaya özgü gerilim ve önemini hissetmek istiyoruz! Sizi tanımak istiyoruz.


En kötü markalaştırma şöyle gözükür:


“Müzakere, iletişim, liderlik becerilerine sahip stratejik ve sonuç odaklı İş Profesyoneli”, “Yapabilirim tavrı” ve çeşitli işlevsel takımlarda deneyim sahibiyim.


Siz bu sıkıcı, normal ve kabul gören ifadelerden daha güçlüsünüz! Herhangi biri bunları kendi hakkında söyleyebilir. İş jargonu haricinde insan hakkında hiçbir duyguya erişemiyoruz.


Neden kendinizi o şekilde normalleştirmek istersiniz ki?


Eşsiz bir hikayeniz var. Bu gezegendeki kimse sizin hikayenizi anlatacak şekilde yaşamadı- tamamen size ait. Sizin hikayenizden harika bir film olur. Harika ters köşelere ve mükemmel karakterlere sahip. Star tabii ki sizsiniz!


Kendi basit ve harika hikayenizi anlatıp doğru insanları çekebilir misiniz? Bir markalaştırma için kendi hikayenizi seçtiğinizde, değişiklik sevmeyen insanlardan kesinlikle uzaklaşacaksınız.


Bu iyi bir şey. Kariyerinizin veya hayatınızın hiçbir döneminde kokteyl samimiyetine veya diğer yürüyen ve konuşan sosislere ihtiyacınız yok.


Siz kendi yolunuzdasınız. Kariyerinizde ve hayatınızda büyük problemler çözdünüz ve daha birçok dağa tırmanıp dereleri aşacaksınız.


Markanıza hikayenizi getirin ve özgeçmişinizdeki ve LinkedIn profilinizdeki o sıkıcı dilden kurtulun!


Becerilerinizi unutun ve bize bu gezegene ne yapmaya geldiğinizi anlatın.



Beceriler CV"ye Nasıl Yazılmalı?

2 Nisan 2016 Cumartesi

Liderlik ve İşletme Yöneticiliği








Liderlik ve İşletme YöneticiliğiEğitimi


  • Eğitim Türü: Uzaktan Eğitim

  • Süre: 1 Hafta

  • Eğitmen: Sevilcan Çelik

  • Ücret: Ücretsiz

Liderlik ve işletme yöneticiliği eğitimi uzaktan eğitim sistemi üzerinden yürütülmektedir.


Bu uzaktan eğitim programı canlı dersler, videolar, ders notları ve testlerle zenginleştirilmiştir. Ders notlarını bilgisayarınıza indirebilir veya çıktısını alabilirsiniz. Canlı dersler genellikle akşam saatlerinde yapılmaktadır. Derse katılamadığınızda dersin tekrarını dilediğiniz zaman izleyebilirsiniz.


Bu eğitime katılmak için bilgisayar, tablet ya da akıllı cep telefonu ve aktif bir internet bağlantınızın olması yeterlidir. Ayrıca güncel bir Adobe Flash Player yüklü olması gerekmektedir.


Bu eğitim, ister yönetici ya da patron, ister potansiyel yönetici ya da patron adayları olsun; işini,şirketini daha iyi yönetmek isteyenler için iş hayatında başarılı bir yöneticinin yol haritası olmayı hedeflemektedir.


Liderlik niteliği günümüzde hızla değişiyor ve işletmelerde anlamları farklılaşabiliyor. Örneğin, nasıl işletme lideri olunur? Lider tek bir kişi mi yoksa bir takım mı? Zorlukları nelerdir?


Liderlik, ortak bir hedefe ulaşmak için insanları etkileme becerisidir. Bu eğitimde günümüzün iş hayatında gerekli olan işletme yönetimi, liderlik ve karar verme becerileri üzerinde durulacaktır. Teorik ve pratik bilgiler birlikte ele alınmaktadır.


Liderlik ve işletme yönetimi eğitiminin amacı


Bu eğitimle, süreç, yönetim teknikleri, kalite yönetimi, strateji, iletişim veraporlama dahil yöneticiler için vazgeçilmez kavramların tümünü kapsamakta şirket yönetim tekniklerinde kapsam dışı veya eksik hiçbir unsur barındırmamaktadır.


Bu eğitimle, iş hayatındaki bakış açınız değişecek! Uygulamalı olarak öğreneceğiniz yönetim eğitimi sonrası işinize ve kariyerinize yeni bir sayfa açacaksınız.


Eğitim Süresi


Eğitim toplam 1 hafta sürecektir. Canlı ders saatleri daha sonra belirlenecek ve katılımcılara duyurulacaktır.


Eğitim İçeriği


  • Etkin liderin özellikleri,

  • Lider – yönetici farkı,

  • Klasik yaklaşım,

  • Davranışsal yaklaşım,

  • Durumsal liderlik yaklaşımı,

  • Testler ve okumalar.

Kimler Katılmalıdır?


  • Şirket sahipleri ya da Yöneciticileri

  • Kendi işini kurmak isteyen ve ya kurmuş Girişimciler

  • İşine kariyerine yeni bir sayfa açmak isteyenler

Sertifika Kodu ya da Başarı Belgesi Alma Hakkı


İstanbul İşletme Enstitüsü sertifika kodu ya da başarı belgesi alabilmek için yapılan sınavda en az 50 puan alma şartı vardır.












Eğitim Başvuru Formu

Formu Doldurun













Eğitimin Başlamasına Kalan Süre










Liderlik ve İşletme Yöneticiliği